Adada Yedi Gün [Deneme Yazısı]

 

 

06/06/1950

Sevgili günlük,

Bu sabah sert bir tahtanın üstünde, gözüme vuran güneş ışıklarıyla uyandım. Kafamı kaldırıp etrafa baktığımda kendime sorduğum ilk soru “Burası da neresi?” ydi.Evet, ilk başta bunu kabullenemedim ama gerçeği değiştiremezdim. İçinde yıllarımı geçirdiğim gemi, batmıştı. Etrafa dağılmış odun parçalarına baktığımda dün geceki fırtınayı hatırlıyorum, gökgürültüleri, sağanak yağmur ve yıllarca beraber yolculuk yaptığım yoldaşlarımın çığlıkları.

Bedenimi yattığım yerden kaldırıp boş gözlerle yaklaşık bir saat sahil boyunca yürüdüm.

Kendime geldiğimde güneş daha tepeye çıkmamıştı. Kendime gelsemde hala endişeliydim.

-Tayfadakilere ne olmuştu?

– Hala yaşıyorlar mıydı?

Bilmiyordum.

Belli bir süre sonra geldiğim yere geri döndüm.

Uyandığım yere vardığımda. Yüzümü denize döndüm. Arkamda ormanlık bir alan, solumda ve sağımda tahta parçaları vardı.

Şimdilik o konuları kenara kaldıralım… diye düşündüm.

Eğer yaşıyorlarsa elbet bir gün buluşacaktık.

Şu anda en önemli konu hayatta kalmaktı.

O yüzden hayatta kalmak için bulmam gereken şeyler vardı. Ve buranın neresi olduğunu öğrenmem. Ama ilk önce karnımı doyurmalıyım. Dün öğleden beri yemek yememiştim. Yemek için aklıma ilk gelen şey  meyveydi. Hızlıca ağaçların altına gittim. Ağaçta muz vardı. Hızlıca çıkıp birkaç tane kopardım. Hepsini yedikten sonra , güneşe baktım. Tepedeydi, anlaşılan öğlen vaktindeydik. Karnımı doyurduğuma göre etrafı aramaya başlamalıyım. İlk önce parçalanmış geminin kalıntılarına yürüdüm şanslıysam acil durum sandığı bulurdum, bulamazsam da geminin geminin kırık parçalarını gece yakmak için kullanırdım.

Akşama kadar acil durum sandığı aradım fakat yoktu. Sanırım benimle beraber sadece tahta parçaları sürüklenmişti. Umudu kesip birkaç tahta parçasıyla uyandığım yere döndüm. Kalacak yer ayarlamam lazımdı. Birde az önceki arayıştan sonra karnım acıkmıştı. Hemen ağaca çıkıp muz kopardım ve yedim. Sonra üstünde uyandığım tahtanın yanına geldim. Barınak olarak bu tahtayı kullanacaktım.  Sürükleyerek götürmeye çalıştığımda “tak” diye bir ses geldi. Ne olduğuna baktığımda kare bir tahta parçasıydı. onu da kullanırız diye çektiğimde yerinden kıpırdamadı. Şaşırmıştım yerde yerde ararken yerin dibinde bulmuştum. Hızlıca kazdım ve küp şeklindeki kutuyu yukarı çektim.

Neden yerin dibindeydi bu şey?

Bu soruyu kendime hala sormama rağmen tam bir cevabım yoktu. Ama benim için de sorun yoktu. Aradığım şeyi bulmuştum sonuçta. Kutunun kapağının açarak içindekilere baktım.

Balta, kağıt, kalem, birkaç işaret fişeği, çakmak ve battaniye.

Bunları bulduktan sonra barınak yapmaya devam ettim. Üstünde uyandığım tahta parçasını ağaca yaklaştırdım. Küp şeklindeki sandığı da onun yanına bıraktım. Tahta parçalarını birbirlerine sürterek yakmaya çalışırken zaten hava kararmıştı.

Şimdi ise ateş ışığının altında sana bu satırları yazıyorum.

Hala aklımda olan sorular var, fakat uyumalıyım yarın çok işim var.

İyi geceler.

 

07/06/1950

Sevgili günlük,

Bugün yapacağım şeyleri listeledim.

Buranın neresi olduğunu bulmak için etrafı gezmek.

Burada yaşayan birileri varmı onu öğrenmek.

Duruma göre aletler yapmak.

İlk önce gerekli eşyaları taşımak için yapraklardan çanta yaptım. içine kare kutuda olan eşyaları yerleştirdim. Hepsi kurumuştu. Sonra elime baltayı alarak yürümeye koyuldum.

Hedefim buranın bir ada mı yoksa kara mı olduğunu görenmekti.

İki saatin sonunda kayalık alana vardım.

Dalgalar çılgınca kayalara vuruyordu.

En uzun görünen kayaya tırmanarak etrafa baktım. Sağımda ve solumda sahil “U” şeklinde devam ediyor. Önümde bulunan ormanlık alan da göz alabildiğince uzanıyor ve ortasında bir dağ barındırıyordu.

Anlaşılan buranın neresi olduğuna kesin bir karar verebilmem için o dağa çıkmam gerekiyor.

Ama ormanda ne ile karşılaşacağımı bilmediğimden hazırlanmam lazımdı.

İki saat daha yürüyerek kamp yaptığım alana vardım.

Baltayla bir ağacın dalını keserek mızrak haline getirdim.

Tahta mızrağı sapan olarak kullanarak 8 balık avladım.

Balıkları tütsülerken bir yandan da meyve topladım.

Ormana girince tatlı su kaynağı bulsan iyi olurdu. Susuzluğumu meyvelerle geçiştirsemde, meyveler suyun yerini alamazlardı.

Sonuç olarak bu hazırlanma işi akşama kadar sürdü.

 

08/06/1950

Bugün kalktığımda hızlıca kahvaltı yaptım ve dağa doğru yola koyuldum.

Ormanlık alanda bir saatin sonunda bir canlıyla karşılaştım, sevimli bir sincaptı.

Yada ben öyle sanmıştım onu sevmeye kalktığımda bana saldırdı. Ve bir saat boyunca beni kovaladı.

Evet, bir sincap tarafından kovalanmıştım.

Ama bu kovalanışın iyi mi yoksa kötü mü olduğunu bilmiyorum. Kovalamacanın sonunda bir göl buldum. Midem dolana kadar su içmek için göle fırladım.

Fakat aksiliklerin sonu yoktu.

Nehirde timsahlar vardı.

Nasıl su içeceğim diye düşünürken aklıma bir fikir geldi. Büyük bir taşı aldım ve gölün diğer tarafına fırlattım. Timsahların dikkati o yöne çekilince. Hızlıca göl kenarına gittim ve kopardığım biyik yaprağa su doldurdum.

Bu şekilde susuzluğumu da şimdilik dindirmiştim.

Yönümü yeniden dağa çevirdim.

Bir saat sonra güneş tepeye varmıştı.

Acıkmıştım.

Hazırladığım tütsülenmiş balıklardan birini çıkararak yedim.

Ve yoluma devam ettim.

İki saat daha yürüdükten sonra dağın eteklerine vardım.

Burada kamp kurup yarın dağa çıkmaya karar verdim.

Kamp için güzel bir alan aradım 15 dk içinde güzel bir yer buldum.

Beklediğimden de iyi bir yerdi yanından dere akıyordu.

Hızlıca yeri eşeledim ve battaniyeyi eşelediğim yere serdim.

Baltamla yirmi uzun dal keserek çatı şekline getirdim.

Sonra yapraklarla ve otlarla üstünü kapattım.

Her şey hazır olduğunda güneş batmaya başlamıştı.

Dereden su içip kamp ateşi için kuru dallar aradım.

Dalları çakmakla yarak kamp ateşini de hazır hale getirdim.

Çantamda olan meyvelerden çıkarak yedim.

Şimdide yatmaya gidiyorum…

 

09/12/1950

Sevgili günlük,

Bu gün uyanıp derede yıkadım.

Yıkamanın ne kadar güzel bir şey olduğunu anlatamam. Sadece üç gündür burada olabilirim ama yalnız olmanın sitresi ve depresyonunu yıkanarak üstümden atabildim.

Şarkıda söyledim.

Bir denizci şarkısı.

Yıkandıktan sonra her şeyimi toplayarak yola koyuldum.

Yaklaşık bir saatin sonunda dağın anca çok küçük bir kısmını tırmanabildim.

Anlaşılan dağın tamamını tırmanabilmek için akşama kadar tırmanmak zorundaydım zorundaydım.

Tırmandım.

Tırmandım.

Tırmandım.

Tırmandım.

Tırmandım.

Tırmandım.

Tırmandım.

Tırmandım.

Tırmandım.

Tırmandım.

Tırmandım.

Tırmandım.

Ve tırmandım.

Yemeden içmeden durmadan ilerledim.

Sonunda tırmanamayacağımı hissettiğimde güneş sahille aynı hizaya inmişti.

Güzel.

Gerçekten hiç bu kadar güzel bir manzara görmemiştim.

Güneş ışınları denizde dans ediyordu.

Bu manzarayı tütsülenmiş balıklardan iki tanesini yiyerek izledim.

Susuzluğumu gidermek içinde mango yedim.

Bu akşam burada kalmaya karar verdim.

Bir göçük aramak için etrafıma baktığımda bir adam boyunda  mağarayı gördüm.

Hızlıca oraya yerleştim ve her zamanki rutinimi tekrarladım – Çalı çırpı toplayıp ateş yakmak ve sana bu satırları yazmak.

Ve şu anda dağın yarısından fazlasını tırmanmıştım.

Söyleyeceklerim bu kadardı.

İyi geceler…

 

10/06/1950

Sevgili günlük,

Bu gün sana bir güzel iki kötü haberim var.

Akşam üstünde dağın tepesine ulaşım ve buranın neresi olduğunu öğrendim.

Bir adaydı.

Evet bu kötü haberdi.

Hemde çok kötü.

Burası ziyaretçisi olmayan bir adaydı. Ne liman nede kasaba vardı.

Yani kısaca burada kısılı kaldım.

Yardım gelene kadar ne kadar zaman geçeceği belirsizdi.

Şimdi kalan hem iyi hemde kötü haberi verelim.

Burada yaşayan birileri vardı.

Sanırım yerlilerdi.

Ağaçlarda evler görmüştüm.

Bu haberin iyi olmasının nedeni burada tek olmadığımdı.

Kötü olmasının nedeni de yamyam olma ihtimallerinin yüksek olmasıydı.

Ağaç evlerin olduğu yerlerde kazıklar gördüm.

Kısaca hayatım tehlikede.

Hemen bir plan yaptım.

Sahilde kamp yapıp yardımın gelmesini bekleyecektim.

Bu süre içerisinde yerlilerden kaçınacaktım.

Hızlıca geri dönmek için hazırlandım, tütsülenmiş balığımı yedikten sonra yola koyuldum geldiğim yerden geri döndüm. Dün kamp yaptığım yere geldiğimde yine aynı şekilde burada kamp yapmaya hazırlandım.

Kamp yerini yeniden hazırladım ve gün batımını seyretmeye koyuldum.

Sanırım bir daha bu kadar güzel bir şey göremeyecektim.

Bu yüzden bu manzarayı kalbime kazıdım…

 

11/06/1950

Sevgili günlük,

Şu anda sana bunu bir ağaç kafeste yazıyorum.

Ne ? dediğini duyar gibiyim.

Evet bende işlerin nasıl bu duruma geldiğini hala kavrayamıyorum.

Sabah bir sallantıyla uyandım.

Etrafıma baktığımda dün gördüğüm yerlilerin beni bağlayıp götürdüğünü gördüm.

İlk başta idrak edememiştim ama, şu anda farkındayım bulunmuştum.

Nasıl bulunmuştum?

Beni taşıyan iki yerli dev gibilerdi. Sanırım iki metrelerdi. Onlarla iletişim kurmaya çalıştım.

Fakat ağzımı açtığımda hayal kırıklığına uğradım ve kafam acıyordu.

Onlara seslenmeye kalktığımda  zayıf olan yerli elindeki sopayı kaldırıp kafama vurdu ve anlamadığım bir dilde bağırdı.

Onlarla iletişim kurmayı şimdilik bir kenara kaldırdım.

Yerlilerin yerleştiği alana gelince etrafımızı yirmi kadar yerli çevreledi.

En yaşlıları olarak görünen adam bana doğru yürüdü.

Ve sanırım  yakalanmamın sebebini  buldum.

Bu adaya geldiğim üçüncü gününde beni kovalayan sincap şu anda yaşlı adamın omzunda sırıtıyordu.

Evet bir sincap nasıl sırıtabilir diye düşünebilirsin ama serap gördüğümü sanmıyorum.

Kahrolası sincap.

Seni elime geçirirsem akşam yemeği yapacağım.

Yaşlı adam beni taşıyanlara birkaç şey bağırdıktan sonra etraftaki yerlileri dağıttı.

Beni taşıyan iki yerli beni sürükleyerek şu anda bulunduğum kafese kapatıp yaprak çantamı içeri fırlattılar.

Tabi ki de, tahta mızrağı ve baltaya el koymuşlardı.

Anlaşılan birazda olsa zekaları var.

Şimdi sana yazı yazmayı bırakıp kaçmak için bir yol düşüneceğim.

 

12/06/1950

Sevgili günlük,

Bugün sincap yahnisinin ne kadar güzel olduğunu öğrendim.

Şu anda uykusuzluktan gözlerim akıyor fakat adadaki tek arkadaşım olan sana ihanet etmek istemedim ve yazmaya başladım.

Gece hava karardığında bu yerliler ateşleri söndürdü.

Ve başımada iki nöbetçi koydular.

Lafımı geri alıyorum.

Bu yerlilerin beyinleri yok.

Beni görmeyen adam benim kaçmama nasıl engel olacak.

Gece boyunca bir erkeğin geçebileceği kadar çukur kazdım.

Gün doğumu yaklaşıyordu.

Hemen eşyalarımı alarak nöbetçilere çaktırmadan kafesten kaçtım.

Ve sahile kadar durmadan koştum.

Sahile geldiğimde yan taraftan bir hışırtı duydum.

Yerlilerin benim kaçtığımı fark ederek peşimden geldiğini düşünüp korktum fakat korkum yersizdi.

Otların arasından bir sincap çıktı.

Evet… diye düşündüm.

Şimdi intikam zamanıydı.

Hemen yakınımda ki bir taşı alarak var gücümle şeytani sincabın kafasına attım.

Tam on ikiden vurmuştum.

Hızlıca ölen sincabı aldım ve yine aynı şekilde sahil boyunca koştum.

O an o kadar acıkmıştım ki çantamda bulunan her şeyi yedim.

Şu anda sadece dinlenmek istiyordum.

Zaten akşam yemeğimde hazır olduğundan – şeytani sincap.

Sahile uzandım.

Tam gözlerimi kapayacakken denizde bir karartı gördüm.

Hemen kalkıp ne olduğuna baktığımda ise sevinçten ne yapacağımı şaşırmıştım.

Bu bir gemiydi.

İşaret fişeklerini çıkarıp yakmaya çalıştım.

İki tanesi yanmadı ama üçüncüsü yanmıştı.

İşaret fişeğini gören gemi yönünü bana doğru çevirdi var yarım saatin sonunda adaya vardılar.

Şimdi ise sincap yahnisini yemiş ve yatmaya gelmiş bulunmaktayım.

Sanırım ada maceramızda buraya kadarmış.

Elveda sevgili günlük…